Yerel Tarih Çalışmalarının Önemi

Artık kendi geçmişimizi kendimizin ilmî bir anlayışla incelemeye ve araştırmaya başlamamız gerek. Çalışmalarımızdaki amacımız,tarafsızca ve kimi memnun edip kimi memnun etmeyeceğimizi düşünmeden, gerçekleri açığa çıkarmaktır. Bunu yaparken de halk hafızasında yaygın olarak kabul edilmiş fikir ve bilgilerin ve de siyasi ve ideolojik yaklaşımların işimizi güçleştireceğinin de farkındayız.

Benim yıllarca yapmaya çalıştığım sözlü tarih çalışmaları, belli bir olay veya döneme ilişkin kişisel tanıklık ve/veya hatıraların/yaşantıların kaydedilerek derlenmesi yoluyla toplumların tarihlerini dinamik bir eksende -eleştirel bir gözle- yeniden kurmalarına katkıda bulunmaktadır. Hatıraların ve söyleşilerin/mülakatların derlenmesi, yazılı-belgeye dayalı tarihin ortaya koyamayacağı bilgilere ulaşılmasını sağlar. İlmî tutarlılığa uyumlu şekilde kişisel belleği, sıradan insanların anılarını tarih yazımında ön plana çıkarır.

Bu anlayışla ve çabayla tarih, insansız bir alan olmaktan çıkar, bizzat farklı hayat tecrübelerinin ve bunların anlatımlarıyla/aktarımıyla bezeli insanî bir forma bürünür, soluk alır hale gelir.

Bu açıdan bakarsak, yapacağımız tarih çalışmaları, ele alınan konuların ve olayların nasıl olması gerektiği değil, nasıl olduğunu ve neden olduğunu ortaya çıkarır olmalıdır. Ayrıca yapılan araştırmaların toplumu tanıma, yapısını oluşturan manevî unsurları fark ettirmesi açısından da önemi büyüktür.

Bazı dönemlerde görülmüştür ki, önceden belirlenen amaçlar için düzenlenen ısmarlama ve siyasî amaç taşıyan araştırmalar ve saha çalışmaları yapılmıştır.

Amacım yerel tarih şuuru oluşturmak ve hafızamızı canlı tutmaktır. Bilinmeli ki, tarih inancımızdır, imanımızdır, halimizdir, istiklalimizdir ve istikbalimizdir.

Tarih, basit bir anlatım, bir hikâye olmadan önce, insanın kendisidir. Bir anlamda, insanın tecrübelerden bir şeyler öğrenme yeteneğine sahip olmadığı gerçeğinin durmaksızın tekrarlanması olayıdır.

Yıllarca okullarda vesair yerlerde tarihi devletler tarihi olarak, resmî görüş olarak okuduk ve okuyoruz. Oysa ki, köylerin, kasabaların ve bölgelerin tarihleri de vardır.

Köylerin, kasabaların ve bölgelerin tarihlerini incelersek, araştırırsak insanımızın hayatları, inanışları, kültürleri hakkında daha sağlam bilgilere kavuşuruz.

Tarih geleneğimiz, yerel tarihi veya sıradan hayatlarımızı, evlerimizi, çalışma mekânlarımızı, içinde yaşadığımız şehri, kasabayı, köyü... çevreleyen tarihi kavramamıza ne ölçüde izin veriyor? Ne ölçüde biz, tarihi "seyrettiğimiz bir film değil" de, "kendimizin de aktörleri olduğu süreklilik taşıyan bir oyun" olarak kavrayabiliyoruz? Türkiye'de tarihçiliğin devlet veya kurumlar merkezli, insansızlaştırılmış bir alan ve hatta çoğu durumda bir "ulusal tezler" bütünü olarak görülmesi nedeniyle, sanıyorum bu sorulara olumlu bir karşılık vermemiz pek mümkün olmayacak.

Tarih araştırmalarının devlet ve onun kurumlarına odaklanmış olması Türkiye'de sadece resmî tarihin, yani okullarda öğretilen tarihin değil, aynı zamanda tarih araştırmalarının da problemlerinden birisidir. Osmanlı tarihi, bu heyula devletin yönetim/iktisat/hukuk mekanizmalarının kendisinin anlaşılmasına yönelik olarak tasarlanır. Şehirleri veya kasabaları ele alan araştırmalar dahi büyük oranda yereli veya şehri anlamayı değil, "Osmanlı yönetiminin taşrada farklı uygulanış biçimlerini" araştırmayı önüne koyar. Bu durum, -bir yandan da- Türkiye'deki

"uluslaşma" sürecinin farklı yerelliklerin üzerini örtmesinin tarih-tarihçilik dünyasına aksedişidir. Kaldı ki "uluslaşma süreci" açısından problematik alanlar sadece tarih, ulusallık-yerellik meselelerinden de ibaret değildir.

... "1980'lerin sonlarından itibaren Türkiye'de "ulus-devlet" projesinin sacayaklarının -hem içten ve hem de dıştan etkenlerle- uğradığı korozyonun tarihçilik alanında da kendini kısmen dışa vurduğunu görüyoruz. Etnik-dinî kimliklerin ifade edilmeye başlanması, bu alanlara yönelik bir araştırma alanını da yaratıyor aynı zamanda. Gerek Türkiye toplumunun dönüşümü, gerekse global-yerel kavram çiftinin giderek popüler hale gelmesi ve hayatın farklı alanlarında karşılıklarının aranması süreci yerel olanı araştırmayı tarihçilerin gündemine taşıdı. Aslında bu durum, Batı'daki tarih araştırmalarında -uzun bir süredir- mevcut yeni yönelişlerinin gecikmiş bir ithali, kopyası anlamına da geliyor. Bu yeni yönelişler, yerel tarihi, sözlü tarihi, mikro tarih çalışmalarını, cemaat tarihini, kadınların, marjinallerin tarihinin araştırılması gibi alanları kapsayan, tarihin "aşağıdan" yazılışını amaçlıyor. "Sessiz yığınların" tarihe dâhil edilmesi ya da devlet-dışı alanların araştırılmasına yönelinmesi, bu yeni tarz tarihçiliğin temel amaçlarından birkaçı..."

Yerel tarih, bir anlamda "insan" ile "zaman"ın bir siyasal iktidar merkezinin taşrasındaki bir "mekan"da buluştuğu bir alan, sosyal tarih araştırmalarının bir parçası olarak tanımlanabilir. Yerel tarih giderek son yıllarda daha çok telaffuz edilir olsa da, gerek Türkiye'de ve gerekse Batı'da yerel tarih kavramının miladı globalleşme ile başlamış değil. Kent/vilayet tarihlerinin yazımı Osmanlı İmparatorluğu'nda 1870'lere, İngiltere'de ise (iktidarın çok parçalı/katmanlı yapısı nedeniyle) 15.yüzyıla kadar uzanıyor. Tarih konusunda makro araştırmaların, büyük teoriler çerçevesinde yazılan genel tarih araştırmalarının giderek gündemden düştüğü XX.yy'ın ikinci yarısında ise, yerel tarihin Batı dünyasında yeniden keşfedildiğini söyleyebiliriz. Üstelik bu keşfediş sadece akademik anlamda değildir.

Yerel tarihçilik sadece bir uzmanlık alanı değil, aynı zamanda bir ilgi alanıdır. Dolayısıyla dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yaşadığı çevreyi araştırmaya çalışan amatörleri barındırıyor.

Ancak Türkiye'de, resmî/ideolojik tarihin bakış açısı amatörlerin çalışmalarına da damgasını vuruyor.

Tarih aslında hep bir bugün inşasıdır. Politik tutumumuz, değer yargılarımız, devlete ve topluma bakarken kullandığımız argümanlarımız, tarihe bakışımızı belirliyor. Bu nedenle, Türkiye'de tarih yazıcılığının kapıları büyük oranda "yerel" olana, insana dair olana kapalıysa da, eğer bugüne ilişkin devleti daha az ve bireyi/insanı daha çok "değer" alan, daha katılımcı bir toplum düşümüz varsa, bunun sacayaklarını bugünden geleceğe olduğu gibi bugünden geçmişe doğru atmamız, "geçmişi yabancı bir ülke olmaktan", insansızlaştırılmış bir alan olmaktan çıkarıp, her türlü insanî etkinliği kapsayan, yakın çevremizdeki tarih ile dillenen bir yöne doğru hareket ettirmemiz gerekiyor.
 
Yerel tarih araştırmalarında bulunanların, yerel dilleri ve hatta şiveleri de bilmesi gerekmektedir. Art niyetli çalışmalar sonucu asıl tarihî ayrıntıların üstünü örter bir durumun vukuu bulması da yabana atılmamalı. Ayrıca çeşitli kültürel ve politik nedenler, yerel tarih araştırmalarında doğruların bilinmesi yönünde değil de başta istenen yönde gelişmesini doğurabilir.

Böylece araştırma konusu olan toplum ve onun değer yargılarını oluşturan hayatların gerçek ve köklü nitelikleri bu toplumların, kendi içinden yönetilecek, bir araştırmada kazanacağı açıklığa ve doğrulara ulaşılamamış olunacaktır.
 
Bu temel hususlara riayet ederek yapılacak yerel tarih çalışmaları hayatımıza, geleceğimize, kültürümüze sahip çıkmakla eşdeğerdir.

Ahmet TESNİMÎ


Yorumlar Hiç yorum yok!

Yorum yapabilmek için üye girişi yapın veya değilseniz üye olun.