İslâm'ı Tehdit Eden Irkçılık Belası

Maalesef, bu zamanda, Yüce Allah rızasına irşad edecek olgun insanlar azalmışlar; olgun insanları kendilerine örnek ve önder tutacak içleri tertemiz, yüzleri iman nurundan parlak yeni yetişen gençler de yok olmuş gibidirler.

Dolayısıyla haktan ve hakikatten konuşanlara pek ender rastlanır, rastlansa bile dinlenilmezler, dinlenilseler bile sözleri genel olarak kabul edilmez, edilse bile uygulanmaz, uygulansa bile Yüce Allah'ın rızası talep edilmez.

İşte teknik ilerlemiş, servet son haddini bulmuş, imkânlar her yönden kucak açmış ve bilgi edinme araç-gereçleri ve etkenleri çoğalmış fakat olgun insan zamanımızda azalmıştır. Bugün İslam alemini göz önüne getirirsek; irfanda Gazali'leri, hikmette Mevlana'ları, vukufta Nevevî'leri, akıl yapıcılığında Şirazi'leri, atılganlıkta Eyyubi'leri, zafer kazanmakta Fatih'leri ne diyar-ı Arap'ta ne de diyarı Acem'de görebiliyoruz.

İlmî sahalar İbni Sina'lardan, mimarî sahalar Sinanlar'dan, askerî sahalar Arslanlar'dan, adlî sahalar Ömerler'den, ve edebi sahalar Akifler'den ve hikmetle konuşan Ziya Paşalar'dan boşalmıştır. Yeryüzünde müslümanlara baktığımızda geçmişte güneş oldukları halde uydu, kartal oldukları halde serçe, arslan oldukları halde kedi, aziz oldukları halde zelil, hakim oldukları halde mahkum ve beraber oldukları halde perişan olduklarını müşahade etmekteyiz.

Müslümanların toplumlarında, yer küresinde hilafetin ihlâsını, sabrını, Emeviler'in zabt-u rabtını, Abbasilerin ilmini, Eyyubiler'in birliğini, atılganlığını ve bağışını, Osmanlılar'ın gücünü, egemenliğini, çağ açar derecede hünerlerini görmemekteyiz.

Bu, güneş gibi belirgindir. Fakat mühim olan İslam'ın bünyesini sarsan ve müslümanların beynine kadar tesir eden bu hastalıkların sebebini ve ilaçlarını bilmektir. Bu hastalığın başta gelen sebeplerinden birisi zulmü ve ırkçılığı doğuran kibirliliktir.

Kibirli, kendi makamını korumak için, sözünü geçerli kılmak için, egemenliğini sürdürmek için ve varlığını devam ettirmek için nerede bir kafa görse ezmeye gider, nerede güçlü bir kol görse bükmeye çalışır, nerede bir hünerli el görse kesmeye koyulur, nerede bir düşünce görse ilerlemesine engel olur, nerede konuşan bir dili, yazan bir kalemi görse durdurmaya yellenir ve nerede pekişmiş bir toplumu, canlı hayatı görse dağıtmaya ve kaldırmaya gayret eder.

Kibirlinin zulmünden doğan bu olaylar cehaleti, zafiyeti, dağılmayı, gerilemeyi, hayattan bezmeyi ve huzursuzluğu meydana getirir. Bunların her biri ise insanlık başına en insafsız birer baltadır. O zaman zalimler de, mazlumlar da, fesat volkanına itilecekler ve yokluk ovasına doğru yol alacaklardır. Bu sebepledir ki, Yüce Allah (c.c) ve Rasulullah (s.a) en açık bir eda ile kibirliliği ve zulmü yasaklamışlardır. Yüce Allah emir buyurdu: "Sadece zalimlere dokunmayacak olan fitneden kendinizi koruyunuz." (Enfal, 25)

"Azıcık da olsa, zalimlere meyletmeyiniz, aksi halde size ateş dokunur (cehennem de yanarsınız). Sizler için Allah'dan başka dostlar, yardımcılar yakınlar olmadığı halde, daha sonra -zulüm ettiğiniz takdirde- yardım olunmazsınız." (Hud, 113)

"Şüphesiz zalimler felah bulmazlar." (En'am, 21)

Peygamber efendimiz (s.a) buyuruyor: "Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, kıyamette karanlıklardır. Cimrilikten sakınınız, çünkü cimrilik sizden önce geçmiş milletleri helak etmiştir, onları kan akıtmaya, haramı helal etmeye götürmüştür." (Müslim, Riyazussalihin, h.n: 202; s. 192)

Yüce Allah buyurur: "Şüphesiz Allah yürüyüşüyle ve nesebiyle kibirlilik yapanı sevmez." (Lokman, 18)

Peygamber efendimiz de buyurur: "Kibirden zerre kadar kalbinde olan kimse cennete giremez." Hemen birisi dedi: Şüphesiz herkes elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever. Efendimiz buyurdular: Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği de sever, kibirlilik hakkı itmek (kabul etmemek) ve insanları hor görmektir. (Müslim, Riyazussalihin, h.n: 1573)

Peygamber Efendimiz buyurur: "Yüce Allah buyurmuştur: Ey kullarım şüphesiz ben zulmü kendime haram kılmışım ve sizin üzerinize de haram kılmışım öyleyse birbirinize zulm etmeyiniz."

Ve buyurur, Yüce Allah buyurmuş: Ululuk cübbemdir, büyüklük îzarımdır (yani azamet ve kibriya benim özelliklerimdendir) bunların birisinde benimle cedelleşen kimseyi ateşimle yakarım, acımadan, umursamadan.

Bir toplum, bir fert yükselmeyi dilerse başkalarını yükseltmelidir. Bir kimse kendisine hizmeti ve yardımı isterse öncelikle başkalarına hizmet etmeli, yardım etmelidir.

Gülzar olmak dilersen toprak olmalısın, çünkü gülün bittiği yer topraktır. Hayat kaynağı olmak dilersen, su sıfatında olmalısın. Görüyorsun su, hep en alçak yerlerden akar amma deydiği yerden hayat fışkırır, gül biter sümbül biter.

Korunmayı ve bal vermeyi dilersen bal arısı gibi olmalısın, çalışkan, işinde maharetli, eziyet vermekten uzak olmalısın. Eşek arısı gibi her konduğunu sokar, kirletirsen rızkın azalır, düşmanların çoğalır.

Yeryüzünde ilk işlenen günah zulmün yavrusu olan katl idi. Evet zulüm karanlıktır gözü kör eder, basireti kapatır, aklı perdeler, hatta insanı kardeşinin katline götürür. Kâbil'in Habil'e yaptığı gibi. Sonra da şaşkınlığa sürükler, mutsuzluğa götürür. Öyle ise insanlığı kemiren kibirlilikten, hukukları çiğneyen zulümden uzak olalım; kardeşçe, şefkatlice, hukuklara riayet etmek suretiyle, insan sıfatıyla yaşayalım. Çünkü huzur, hayat, mutluluk buradadır.

Sadi Şirazi diyor: "Yük taşıyan bir merkep insanı parçalayan bir arslandan üstündür."

Ey Müslüman Genci! Gül gibi olmalısın... Tertemiz, dokunması hoş, kokusu hoş, bakışı hoş, tabiatı yumuşak; böyle olunca daha kıymetli olacaksın; gönüllerde taşınacaksın; yüzlere, gözlere sürüleceksin, sevileceksin, korunacaksın, diken sıfatlı olursan kesileceksin, yakılacaksın, ezileceksin. Din ve akıl bunu gerektirir. Buna karşı çıkmak ve bunun dışına gitmek dine aykırı olduğu gibi mantıktan da uzaktır.

Irkçılık bütün insanlığın, özel olarak Müslümanların başına gelen en büyük musibetlerdendir. Onları kopukluğa, karanlığa, düşmanlığa, güçsüzlüğe ve huzursuzluğa götürmüştür.

Kâinatta Yüce Allah'a karşı işlenen ilk günah ırkçılık ve asalet davasına dayanan soyculuk idi. Irkçılık insanları sefalete götüren, memleketleri fesada boğan, zulüm ve zulmete sürükleyen ve tefrikaya iten şeytani bir davadır.

Yüce Allah buyurur: "Yemin ederim biz sizi yarattık; sonra da biçimlendirdik, sonra meleklere dedik ki: 'Adem'e secdeye gidin' hemen secdeye gittiler, yalnız şeytan secde edicilerden olmadı. (Yüce Allah) Sana emrettiğim zaman seni secdeden alıkoyan nedir? (Şeytan) dedi ki; ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yaratmışsın, onu da balçıktan. (A'raf, 11-12)

Görülüyor ki ırkçılık davası varlıkta Yüce Allah'a karşı ilk işlenen suç ve şeytani bir davadır.

Alemde masum insanlara verilen işkenceler, yapılan zulümler hayat bahçesinden daha bir gül koparmayıp ölen gençler ve toplum halinde göçe zorlanan insanlar o elim davanın acı meyvesi değil midir? Ve yine insanlığın gözü önünde meydana gelen insafsızca katliamlar ve insanın hünerinden ve üstün marifetinden meydana gelmiş eserlerin yok olması hepsi bu iğrenç davanın neticesi ve şeytani emelin mahsulü değil midir? İşte Müslümanlar herkesin hukukuna riayet edecek bu elim davadan vaz- geçmezlerse millet helak, memleket harap, servetler yok olacaklar.

Dünyada ben yerim sen aç kal; ben konuşurum sen sus; ben efendiyim sen hizmetçi; ben okurum sen cahil kal; ben iç güvenliğini sağlarım sen hudutlarda düşmana karşı nöbet bekle; benim durduğum noktalara fabrika, hastahane, yol hayat olacak; senin yaşadığın noktalarda bütün yönleriyle hayattan mahrum kalsın demekle ırkçılık davası teyid edilir, fesat genelleşir, sonra tohum da ürün de, yok olmaya yüz tutar. İşte ırkçılığın belasından kurtulmak için, iman, adalet kıyasun-nefs (kendinden pay biçmek) şarttır. Bunlar olmayınca kanser, ilacı etkisiz hale, doktoru şaşkın duruma düşürür.

Irkçılık Müslümanlıkta haram kılınmıştır, zulüm ve hukukların çiğnenmesi haram kılındığı gibi. Esasen ırkçılık Yahudilerden ve Hıristiyanlardan yüzü karartan, düzeni bozan, Müslümanlara sıçrayan bir çamurdur. Yüce Allah buyurur: "Yahudiler ve Hıristiyanlar biz Allah'ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler" (Maide, 18)

İşte 70 yıl evvel dikilen ırkçılık ağacının zehirli meyvesini şeytan ameleleri olan ırkçılar tarafından Müslümanlara yedirilmektedir. Bu zehire karşı panzehir olan gerçek adaleti, İslam kardeşliğini ve şefkati, hakkı hak sahibine teslim etmeyi ve kıyasun-nefs'in gerektirdiği kendin gibi başkalarının düşünülmesi esasını alıp, Müslüman bünyesine zerk edemezsek artık Müslüman İslami hayattan, huzur ve saadetten kendisini tecrid edecek demektir.

Biz Müslümanlar bugün çok ilkel davalarda bulunmaktayız. Daha ben varım- sen yoksun, ben üstünüm-sen alçaksın, ben filanım-sen falansın sözlerini kullanmaktayız. Halbuki medeniyyeti bizden öğrenen Avrupa bu davaları kendi aralarında çözüp ve yine kendi aralarında öyle bir diyalog kurmuşlar ki kendilerini doğu ve batı kavimlerine odak noktası eylemişler.

Bu insanlar, ilahi sistem Müslümanlar arasında meriyyette iken geri idiler! güçsüzdüler, ilim irfanda Müslümanlara muhtaç idiler. Ne zaman dinimizden koptuk, ananelerimizi terk ettik, "Ey Kahtaniler, Ey Mezarlar!" davalarında bulunduk, dağıldık, güçsüz ve işsiz hale geldik. Müslümanlar kemikleri kemiren kibirliliği, insanlığı ezen zulmü tefrikaya götüren ırkçılığı ve kavgaya sürükleyen haksızlığı terk etmedikçe şüphesiz mahv u perişan olmaktan kurtulamazlar. Müslümanlar herkesin, belki herşeyin hukuku içinde korunduğu ilahi adalete, ilahi düzene dönmedikleri takdirde zamanın fitne fesadının sel sularına kapılarak boğulup gideceklerdir. Bu düşüncemizi Merhum Akif'in 4 beytiyle noktalayalım:

Allah'a dayan, sa'ya şarıl hikmete ram ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Eğer çiğnenmemek
isterlerse seyyab-ı eyyama
Rücu etsinler artık müslümanlar sadr-ı İslam'a.

Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor
Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor.
Ey bütün dünya ve mafiha ayaktayken yatan
Leşmisin, davranmıyorsun bari Allah'tan utan.

Yazı: Hüsnü Geçer


Yorumlar Hiç yorum yok!

Yorum yapabilmek için üye girişi yapın veya değilseniz üye olun.