Çocuk Ve Dinî Terbiye
Yaratılmışların en şereflisi olan insanın elbette ki terbiyeye/eğitime, diğer varlıklardan farklı ve daha çok ihtiyacı vardır. Tabiatta bulunan diğer varlıklar, insan dışında, hemcinslerinin hayat felsefeleri ile kotlanmış olarak, yaratılmışlardır. İnsanın ise, varlık yapısı "esfele safilîn" ve "ahsen-i takvîm" çizgisinde halk olunmuştur.
İnsanda Allah'a ve dine yönelişin fıtrî bir kökeni vardır. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "O halde, yüzünü doğru olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O, insanları onun üzerine yaratmıştır."
Bu veçheden her çocuk, dış etkenler fıtratını kirletip ve doğru yoldan sapıtmazsa, fıtratı gereğince Allah'a yönelir ve "yaratılmışların en üstünü" olma yolunda hızla ilerler.
Resulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur; "Bütün çocuklar, eğer anne ve babaları, onları Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa doğru çekmezlerse, ilahî bir fıtratla dünyaya gelir ve gelişirler."
Çocuğun, fıtratında gizli olan inançların yavaş yavaş ortaya çıkması ve daha da gelişip kâmilleşmesi ve kemikleşmesi için, çocuğa münasip bir ortam veya sosyal bir çevre oluşturmak anne ve babanın görevidir.
Çocuk, tabiatı gereğince küçüklükten beri, isteklerini yerine getirebilecek olağan üstü bir güç ve kudrete ilgi duyar. Fakat onun anlayışı, merkezleşen ilgisini açıklayabilecek kadar gelişmemiştir. Ama zamanla bu anlayış, açığa çıkmaya ve canlanmaya başlar. Normalde dindar bir ailede yaşayan bir çocuk, "nedenler yaşı" diye adlandırılan dört yaşlarından itibaren Allah'a yönelmeye başlar ve ara-sıra Allah'ın adını söyler.
Soru ve konuşmalarından, fıtratının canlandığı ve bu konuda bilgilerini genişletmek isteği anlaşılır. Güneşi kim yarattı? Ayı ve yıldızları kim yarattı? Acaba Allah beni seviyor mu? Bize kim yağmur indiriyor? Babamı kim yaratmış? Allah bizim sözlerimizi işitiyor mu? Allah'la telefonla konuşulabilir mi? Allah nerede? Nasıl bir şekli var? Allah gökyüzünde midir?
Dört yaşından itibaren çocukların bu gibi yüzlerce soruları vardır. Sorulardan, çocuklarda açıkça Allah'a yönelme fıtratının uyandığı ve bilgilerini tamamlamak istedikleri bellidir.
Küçük çocukların, Allah hakkında ne gibi bir tasavvuru olduğu pek açık değildir. Çocuğun anlayışı geliştikçe Allah'ı daha iyi tanır. Bu aşamada anne ve babanın konu hakkında büyük bir sorumluluğu vardır. Ebeveyn, çocuklarının inançlarının daha da kuvvetlenmesi için, birçok yardımı yapabilirler. Eğer bu konuda kusur ederlerse, kıyamette sorumlu olacak ve bu konuda Allah (c.c.) huzurunda sorgulanacaklardır.
Anne ve babalar, çocuğun bütün sorularını, neden ve niyelerini, cevaplandırmaları gerekmektedir. Aksi durumda, çocuğun araştırma ve merak ruhu sönebilir ve dumura uğrar. Onların sorularına cevap vermek de kolay bir iş değildir. Cevapların doğru, kısa ve çocuğun kavrayabileceği bir şekilde ve seviyede olması gerekir. Çocuğun zihni ve anlayışı geliştikçe, cevapların da ona göre derin olması gerekir. Bu iş ise, her anne ve babanın üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Önceden kendilerini hazırlamış olmaları gerekir. Ağır ve yorucu konular söylemekten mutlaka kaçınmaları gerekir. Çünkü, bu konuların faydası olmadığı gibi, çocukların bıkmasına da neden olabilir. Küçük çocuğun, zor konuları anlamaya hazırlığı yoktur. Dinî kavramlar ile kuralların, çok tabii bir şekilde ve çocuğun anlayışına, zekâsına göre olması gerekir.
Dinî eğitimde çocuğa üç yaşındayken "Lailahe illellah" demesini, ileriki birkaç yılda " Muhammed-ur Resulullah"ı demesini ve dört-beş yaşlarına geldiğinde de Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salâvat göndermesini öğretmelidir.
Kısa ve kolay dinî şiirleri, özellikle marşları ezberlemek çocuklar için faydalı, lezzetlidir ve hoştur. Aynı şekilde, yavaş yavaş nübüvvet hakkında çocukla konuşmak gerekir. Öncelikle Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ona peygamber olarak tanıtmak gerekir. Sonra da Resulullah'ın (s.a.v.) sıfatlarını ve özelliklerini anlatmalıdır. Nihayet, peygamberliğin gerekliliği ve şartlarını açıklamak en doğru ve yerinde bir öğretim olur.
Ama kıyameti anlamak için çocuğun zihni, başka meseleleri anlamaktan daha geç hazırlık kazanır. Küçük çocuk, ölümün manasını iyice anlayamaz. Belki de kendisinin, annesinin ve babasının her zaman yaşayacaklarını hayal eder. Belki de ölümü, uzun bir yoluculuğa benzetmektedir. Ölümün ne olduğu, çocuğun ilgisini çekmedikçe, bu konudan ona bahsetmek gerekli değildir ve belki uygun da değildir. Ama zamanla, bazı olayların vuku bulması sonucu ölümün ne olduğu, çocuğun ilgisini çeker; anne ve baba bu hakikati çocuğa açıklamak zorunda kalır.
Akrabalardan, dost veya tanıdıklardan birisinin ölümünün, çocuğun zihninde ölümün ne olduğu sorusunu uyandırabilir. Anne ve babasından, "büyükbaba nereye gitti, ne oldu?" gibi sorular sorması mümkündür. Burada, hakikati doğrudan doğruya çocuğa anlatmak gerekir. Olayın kapatılması ve yalan konuşmak uygun değildir. Çocuğa şu şekilde cevap verilebilir: Büyükbaba öldü, artık nefes almıyor, yemek yemiyor ve hareket etmiyor. O, ahiret diyarına göçtü. Allah'ın, ahiret diye başka bir dünyası da var. Ölen herkes, o dünyaya gider. Eğer iyi biri olursa, cennette mutlu ve şen bir hayat yaşar ve eğer kötü birisi olursa cehenneme gider.
Ahireti anlamaya hazırlanması için yavaş yavaş bu dünyadan öbür dünyaya göç olan ölümü, cenneti, cehennemi, hesabı ve kıyameti çocuğa açıklamak gerekir. Cevapların oldukça kısa ve çocuğun anlayabileceği şekilde olması, alışılmayan ve zor konulara değinmekten kaçınılması gerekir. Allah (C.C.) Resulü'nün ashabını eğitmede kullandığı "tedricî" bir metotla çocuğa yaklaşmak lazımdır.
Anne ve baba ancak bu şekilde, çocuklarının inancı için, bir temel atabilirler. Ama bu bir program çerçevesinde olmalı, hatta takip ilköğretim, ortaöğretim ve üniversitede de devam edilmelidir. Çocuk büyüdü, bizi artık dinlemez diyerek, evlatlarımızı sapık ideolojilerin ve salt dünyevî görüşlerin eline bırakmamak gerek. Bizim sözümüz bu kaygıları taşıyan anne ve babalaradır.
Çocuklarımıza dünyevî bir istikbal sağlarken, aynı hassasiyeti ahirete hazırlama konusunda da göstermeliyiz. Bu neden ile, müslüman bir anne/baba, bir program hazırlayarak çocuklarına gerekli imkânları sağlamalı ve fedakarlığın her türlüsünü göstermelidir.
Ahmet TESNİMÎ (06.05.2007 Sakarya)






